Tulum

On gündür yaz gribi gibi bişey oldum. Londra’nın yazı yok gribi var vallahi!.

Önce haşat olup şöyle birkaç gün yattım. Sonra tam yavaş yavaş toparlıyorum derken bu sefer de vücudumda döküntü oldu, Tabii panikledim biraz! Neticede paniklemek bizim işimiz efendim!

Gerçi panikleyecek bişey yoktu çünkü babam konuya bilimsel açıdan bakıp teşhisi koymuştu; Nazar! Evet bana nazar değmişti ama olsun ben yine de ikinci bir görüş daha alayım diyerek hemen bir randevu alıp doktora koştum. Mühim değilmiş, geçecekmiş. Umut edelim öyle olsun. Kızamık çıkarmış gibiyim! Şu anda oturdum geçmesini bekliyorum.!

Bu hastalık bende epeyce bir halsizlik yapınca,  işe gidip gelmek dışında 10 gün neredeyse evden çıkmadım. Ay darlandııııım da ne darlandım!

Canım çikolata yemek istiyor. Sıkıntıdan diyeceğim ama yok benim canım hep çikolata ister. Evde çikolata yok. Tam da bu yüzden yok gerçi, canım her çektiğinde yiyemiyeyim diye. İsabet!

Bir kahve içeyim bari.

Eskiden beri canım ne zaman tatlı yemek istese nefsimi şekerini biraz fazla koyduğum kahveyle bastırmaya çalışıyorum. Muvaffak oluyor muyum? Hayır tabii ki de ama yine de her seferinde niyeyse kendimi “bir kahve içeyim bari” noktasında buluyorum.

Kahvemi yapıp gelip kanepeye çöküyorum yeniden.

Bence şu anda Tulum’da çektiğim fotoğraflara bakıp iç geçirmem için tüm şartlar olgunlaşmış durumda!

Hani bahsetmiştim ya Meksika seyahatimizin son günlerinde şöyle koşuşturmasız bir şekilde sadece dinlenerek geçireceğimiz deniz kenarında bir yere gitmek istiyorduk . Neresi olsun diye bakarken pek de tereddütte kalmadan Tulum olsun dedik.

Tulum’un ne kadar güzel olduğunu hep duyuyordum. Meksika’da da Tulum’a gideceğimizden bahsettiğimiz zaman insanlar istisnasız olarak hep aynı cümleyi kurdu; “Tulum’a bayılacaksınız”.

Hakikatten de öyle oldu, bayıldık.

Tulum rüya gibi, gerçek değilmiş gibi bir yermiş meğerse.

Upuzun bir sahil, palmiyeler ve o palmiyelerin altına gerilmiş hamaklar, altın renk bir kum, mavisi her an değişen okyanus ve tropikal kuşların ötüp durduğu bir yer hayal et ve gel de bayılma!

Tulum’a seyahat edeceğiniz zaman önce sahil tarafında mı kasaba (Puebla) tarafında mı kalacağınıza karar vermeniz gerekiyor. Biz yaptığımız araştırmaların neticesinde sahil tarafında karar kıldık. Kaldığımız Otel Diamante K da güzel bir tercih oldu ve sahil tarafında konaklama kararımızdan hiç pişman olmadım doğrusu.

Tam da hayal ettiğimiz gibi sessiz ve olabildiğince sakin dört gün geçirdik. Tulum’da aylaklık ruhumuzu o kadar ele geçirdi ki kalkıp da kasabaya gitmedik bile. Yemek yemek için hep yakın yerleri tercih ettik. Zaten sahil tarafındaki restaurantlardan birisini seçecekseniz hepsi birbirine yakın yerler. Taksi bile alsanız çok kısa sürelerde varıyorsunuz. Denediğimiz yerlerden aklımda en çok kalan Kitchen Table oldu.

Denemek istedikten sonra sayısız seçenek sözkonusu ve hemen hepsi de çok güzel görünen mekanlardı. Ama dedim ya Tulum’da biz kendimizi tembelliğe vurduk. Güne sahilde yürüyerek başlamak öğleden sonrayı hamakta uyuyarak geçirmek, akşam güneş batmak üzereyken hala sahilde oturmaya devam etmek ve günü ağır, telaşsız ve plansız bir şekilde bitirmek bana çok güzel geldi.

    Merida’daki Cenote’de yüzme girişimimiz başarısız olunca sadece bir günümüzde azıcık kımıldanıp, yakınlardaki cenotelerden birine gitmeye karar verdik. Hadi bir defa daha şansımızı deneyelim diyerek etraftaki pekçok seçenekten bize en cazip görünen Casa Cenote’ye gittik.

Casa Cenote’ye varınca hemen şnorkel kiralama işini hallettik ve kendimizi o güzel, soğuk ve berrak suya bıraktık. Etrafı ağaçlarla çevrili ve o ağaçların köklerinin suya indiği pırıl pırıl bir su hayal edin, İşte öyle bir yerdeyiz ve hissiyatımız da bu sefer doğru seçimi yaptığımız yönünde.

Suda bizim dışımızda epeyce turist var; kimisi kano yapıyor kimisi dalış dersi alıyor. Biz o balığa bak, şu ağacın köküne bak diye diye hayran hayran ilerlliyoruz. Yüze yüze Casa Cenote’nin son kısmına varıyoruz. Seçil biraz ilerimde ben de daha geride son kısıma geliyoruz ve biraz mola vermek için suyun içinde duralayıp gözümdeki gözlüğü çıkarıyorum.

Etrafıma bakınırken bir anda suyu çevreleyen ağaçların arasında birşey görüyorum! O ne ya, timsah mı o, vallahi de timsah şeklinde cereyan eden saniyelik bir sürenin ardından kendimi “Seçiiiiil çabuk, timsah var!” diye bağırırken buluyorum. Timsah var diyorum! Ben diyorum bunu! Sanki arkanda arı var der gibi! Benim ağzımdan nasıl böyle bir cümle çıkıyor, sürreal! Hala inanamıyorum.

Seçil ile o panikle deli gibi yüzmeye başlıyoruz. Bir taraftan da o kadar anlık bir tepki veriyorum ki doğru görmüş olabilir miyim diye düşünüyorum. Yine de hız kesmeden sadece ikimizin olduğu bölümden insanların daha yoğun olduğu kısma geliyoruz. Hayat gayet normal akıyor, millet sakin sakin suda takılıyor. Etrafta hiçbir uyarıcı levha olmadığını da düşününce kendimden şüphe ediyorum. Belki de bir daldı o gördüğüm diyorum, Belki de benzettim diyorum ama tadımız kaçıyor ve çıkıyoruz sudan. Kimselere de birşey demiyoruz.

Otele dönünce Tripadvisor’den Casa Cenote için yazılan yorumlar arasında timsah sözcüğünü aratıyorum ve o da ne! Nırınınınnnn! “Casa Cenote’de bir timsah varmış inşallah görürüz!” demiş birisi, diğeri “gittik ama timsaha denk gelmedik” yazmış, başka bir tanesi de “orada yerel bir timsah var ama rahatsız etmezsen bişey yapmıyor” yazmış. Komşunun köpeğinden bahsediyor sanki! Ve buna benzer çeşitli diğer yorumlar. Youtube’da aratıyorum, bu sefer de Casa Cenote’deki timsahın görüntüsü diye bir video çıkıyor önüme. O zaman da gördüğüm şeyin gerçekten de timsah olduğuna inanıyorum. Hala küçük bir yanılma payını bırakmak istiyorum ama ben o timsahı gördüm sanırım.

Bu timsah daha birisini yemedi diye bunlar orada kimseleri uyarma gereği hissetmeden rahat rahat takılıyorlar tahminim ama o Casa Cenote’de timsah var ben de söylemiş olayım. Hani bilin yani! Çünkü ben bilsem o suya asla da girmezdim! Anneciğimmm!

Bu arada anne demişken; “anneciğim ben sana bundan daha önce bahsetmedim ama vallahi de bahsedecektim!” O değil de meğer ben çok hızlı yüzebiliyormuşum anne!

 

 

 

 

 

 

 

Önceki Yazı Sonraki Yazı