nikah, gezi, vesaire…

Sekiz günlük  Almanya ziyaretinin ardından işte geldim burdayım… Herkese merhaba yeniden…

Her anlamda iyi bir gezi oldu…

Nikah ve devamındaki parti pek samimiydi… Gelin güzel, damat yakışıklı, ortam eğlenceli,  hava ise olabildiğince sıcaktı… İstanbul’da yaşayamadığımız  baharı  Almanya’da yaşadık. Hatta nikah günü bahardan da öte yazdan bir gündü…

Bizimkilerin arkadaşlarının süpriz yaparak hazırladığı düğün pastası ve pastanın üzerine koydukları yine kendilerinin yaptığı gelin ve damat pek ciciydi.

Nikahın ardından Almanya ziyareti turistik bir boyut kazandı haliyle. Orada olduğumuz sürece Karlsruhe’de kaldık ama Heidelberg’i, Freiburg’u ve Fransa sınırına yakın olduğumuzdan Strazburg’u ziyaret etme şansımız oldu.  Gezip gördüğüm bu yerlerde tattığım ve beğendiğim yemekleri sizinle paylaşmak isterdim ancak çok beğendim dediğim bir lezzete denk gelemedim. Bilmiyorum bunu söyleyerek haksızlık mı ediyorum ama Alman mutfağı pek de zengin bir mutfak değil. Ya da bizim damak tadımıza uygun bir mutfak değil diyelim.

Almanya’da yediğim en lezzetli yemek kardeşimin bizim için hazırladığı akşam yemeğinde tattığım peynirle doldurularak fırınlanmış biberlerdi. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim kendisi mutfakta pek başarıldır, harikalar yaratır.

Öte yandan lezzetli yemek yememiş olsam da Almanya’daki ekmeklerin, peynirlerin, likörlerin, sosların ya da hardalların çeşitliliğini de gözardı etmemek lazım diye düşünüyorum…

Ben de 20 kiloluk bagaj sınırının elverdiğince denemelik likör, hardal gibi şeyleri İstanbul’a taşıdım. Hatta hadi dürüst olayım bagaj sınırımın elvermediğince taşıdım. Çünkü ikinci elcilerden ve ev dekorasyon ürünleri satan mağazalardan yaptığım alışverişi abarttığımdan 20 kiloluk kilo kotasının üstüne çıktım.

Benim de nedendir bilmem en çok takıldığım konudur şu bagaj fazlası ödeme olayı. O ek ücreti ödemeyi gurur meselesi yaparım… El çantalarımızı tıka basa doldurarak bütün yol o ağır çantaları taşımak ve elimizdeki çantaların ağırlığı farkedilmesin diye check-in işlemini yapan görevliye olabildiğince sevimli görünmek için durmadan gülümseyerek elimizden gelen gayreti göstermek durumunda kalsak da merak edenler için söyleyim kilo fazlası ödemeden İstanbul’a dönmeye muvaffak olduk. Bu vesileyle el çantalarımdan birisini taşıyan anneme özel teşekkürlerimi sunmak isterim. Anne gibisi yok işte…

Yukarıda da bahsettiğim gibi ziyaret ettiğimiz şehirlerden biri de Freiburg’tu.

Freiburg küçük, sakin ve sevimli bir şehir. Şehrin tüm sokaklarında küçük su kanalları akıyor. Bu su kanallarıyla ilgili iki rivayet duydum. Bir rivayete göre ayağınızı bu su kanallarına girerse yolunuzun tekrar Freiburg’a düşeceğine inanılıyormuş. Diğer rivayete göre ise ayağınızı su kanalına girerse Freiburglu birisiyle evlenirmişsiniz. Hangi rivayet işinize daha çok geliyorsa ona inanabilirsiniz pek tabii ki…

Freiburg’ta en çok ilgimi çeken Münster Katedrali’nin meydanında kurulan pazar oldu. Şehri çevreleyen Kara Orman’ın yarattığı yeşil görüntü, pazarın görkemli Münster Katedrali’nin meydanında kurulmuş olması, Meydanı çevreleyen eski tip evlerin güzelliği ve pazarın rengarenk hali sayesinde ortaya çıkan görüntü çok güzeldi.

Şu anda  Almanya’da kuşkonmaz zamanı. Biz Kıbrıs’ta kuşkonmaza ayrelli dediğimiz için kuşkonmaz kelimesi hep yabancı geliyor kulağıma. Aslında bizim ayrelli dediğimiz fotoğraftakilere oranla daha ince ve yeşil olan, tadı da biraz daha acımtırak olan bir çeşit yabani kuşkonmaz. Kıbrıs’ta kuşkonmazın üretimi yapılmadığından kuşkonmaz dendiğinde işte bu yabani tür akla gelir. Genellikle üzerine yumurta kırılarak pişirilir. Bazen pişerken içine doğadan toplanmış başka başka otlar da katılır… Ve her şekilde tadı enfes olur….

Kuşkonmaz aklıma çocukluğumu getiriyor. Çünkü bana çocukluğumun en önemli iki kahramanı olan  dedemi ve anneannemi hatırlatıyor. Dedem ayrelli zamanı geldiğinde ovaya çıkar ve toplaması pek meşakkatli olan bu bitkiyi toplardı. Dikenli ve çalımsı bir bitkinin içinde büyüyen ayrellileri toplarken de bitkinin dikenleri yüzünden elleri çizik ve yara içinde kalırdı. Ama tüm zorluğuna karşın ayrelli toplamayı başardığı için aile içindeki süksesinin farkında, elleri yaralı bereli olsa da gururlu bir halde eve gelen dedem yine uzunca bir otu ip gibi kullanarak bağ yaptığı ayrellileri anneanneme verirdi. Anneannem de kuşkonmazları hemen pişirmeyecekse solmamaları ve tatlarının acılaşmaması için suyun içine diklemesine koyarak muhafaza ederdi. Çocukken toplamasının ne kadar zorlu olduğu pek umurumda olmaz şimdi bayıla bayıla yediğim yumurtalı ayrelliyi o zamanlar acımtırak bulduğum tadı nedeniyle pek de sevmezdim. Çocuk işte!

Freiburg’taki pazarda dolaşırken  Türkiye’de pek de bilinmeyen Işgın bitkisine de (ya da meyvesi mi demeli) sıklıkla denk geldim. Tam da mevsimi olduğundan Pazarda bolca vardı bu bitkiden. Işgın, ingilizce adıyla rhubarb, ekşimsi tadıyla  bana kirazın tadını anımsatıyor. Pastanelerde de sık sık ışgınlı keklere  rastladım.

Freiburg hakkında yaptığım okumalarda karşıma hep Freiburg’ta sosis yenmesi gerektiğine ilişkin notlar çıkmıştı. Münster Meydanı’nda kurulan pazarda da  farklı tipte sosislerin pişirildiği standlar vardı. Ben et yemediğim için pek yüz vermesem de sosislerin çeşitliliğine ve sosis satan standların kalabalıklığına bakılırsa belli ki Freiburglular bu sosisli sandviç mevzusunu seviyorlar.

Kendime pazardan kuş motifli ahşap bir kurabiye kalıbı aldım. Pek bir nostaljik bulduğum bu kurabiye kalıbını ilk fırsatta kullanmayı planlıyorum.

Aslında daha size romantik ve güzel Heidelberg’i, Karlsruhe’deki sarayın müzesinde sergilenen kahve takımlarını, bardakları, şişeleri,  La Petite France’ın güzel sokaklarını anlatıp kardeşimin yaptığı  peynirli biberlerin tarifini vereceğim. Ama hem hepsini bir yazıya sıkıştırmak hem de bu ana kadar hazırladığım fotoğrafları ve izlenimleri paylaşmak için daha fazla beklemek istemediğimden gezi notlarının devamını daha sonraya bırakıyorum.

En yakın zamanda Karlsruhe, Heidelberg ve Strazburg izlenimleriyle buradayım. Görüşmek üzere…

Önceki Yazı Sonraki Yazı